163. İngiltere Tarihi

Posted by admin on Ağustos 5th, 2009

İngiltere tarihine kısa bir bakış
Romalılar Britanya topraklarının büyük bir kısmını fethederek 1. ve 5. asır arasında kendi yerleşim birimlerini kurmuştur; ne var ki, nüfuzları sadece batı ve kuzey bölgeleri ile sınırlı kalmıştır. Romalılar 410-442 yılları arasında bölgeyi terk ettikten sonra, bu topraklar Jute, Saxon ve Angle kavimlerinin istilasına uğramıştır. Bu kavimler Hadrian Duvarı’ndan güneyde kalan bölgelerde yedi farklı devlet oluşturmuştur. Britanya adalarında Romalılar gelmeden önce yaşayan Kelt kavimlerinin kültürünü ancak İskoçya ve Wales halkı koruyabilmiştir.

9. asrın başlangıcında kurulan Wessex Krallığı, özellikle Büyük Alfred saltanatı zamanında bölgenin en güçlü devleti olup, Viking istilalarına karşı direniş hareketinin lideri olmuştur. Edward the Confessor’ın saltanatının başlangıcında (1042-1066), İngiltere Avrupa’nın en gelişmiş devleti idi; bu durum, I. William ve haleflerinin (özellikle I.Henry ve II. Henry) devlete Normanlı askeri derebeylik sistemini uygulaması sonucu pekiştirilmiştir. 12. asra kadar İngiliz Kraliyet ailesi, evlilik yoluyla Fransa topraklarının büyük bir kısmına varis olmuştur. Bunun sonucu çıkan toprak tartışmaları ancak Yüz Yıl savaşlarının bitimi ile 1453 yılında sona ermiştir. İrlanda’nın fethi de 12. asırda tamamlanmıştır, bununla birlikte İrlanda ile İngiltere arasında hiç bir zaman siyasi görüş birliği olmamıştır. İngiltere’de 11. ve 15. asırlar arasında süren sınırlı monarşi dönemi, tarihe kralın iktidarını genişletmesi ve yönetim kadrosunu etkin hale getirmesi olarak geçmiştir. Takip edilen bu siyaset, asilzade tabakasına karşı olduğu için özellikle Kral Stephen, John, III. Henry, II. Edward ve II. Richard zamanında, sık sık kararların uygulanmasını engelleyen bir çok hukuki tutarsızlık vuku bulmuştur; işin doğrusu bu kralların son ikisi, baronların planlarına daha uygun gördükleri insanların tahta geçmesi için tahttan indirilmiştir. Altmış yıl merkezi yönetimin çok güçsüz kalması ve kralın prestijinin düşmesine (V.Henry’nin 1415′te Agincourt’ta kazandığı parlak zafere, ve sonradan Fransa topraklarının büyük bir kısmının işgaline rağmen) sebep olan II.Richard’ın tahttan azledilmesi ve yerine amcazadesi Lancaster dukası IV.Henry’nin geçmesi daha sonra Güller Savaşı olarak bilinen iki hanedanın kan davası ile sonuçlanmıştır. VI.Henry Bosworth muharebesinde York’lu III.Richard’ı yendiğinde, 1461-1485 arası taht toplam altı kere el değiştirmiştir.

İngiltere’nin en etkili hükümdarı kabul edilen VII.Henry, hanedanına tekrar güç ve prestij kazandırmada başarılı olmuştur. Bundan evvel bu kadar zengin ve güçlü olmamış bir devletin başına 1509 yılında oğlu VIII.Henry geçmiştir. İskoçya’nın siyasi planda gelişmesi, İngiliz kralının ülkeyi birleştirme yolunda başarısız çabaları doğrultusunda olmuştur. Ne var ki, 1437-1625 yılları arasında tahta geçen İskoçya hükümdarları, İngiliz krallarının üstülüğünü tanımasına rağmen, nüfuzunu koruyabilen Stuart ailesi mensuplarının çabaları sayesinde tüm İngiliz saldırganlığına karşı özgürlüklerini korumuştur. 1603 yılında VI. James’in I.Elizabeth’ten sonra İngiliz tahtına oturması direnişin mükafatı olmuştur. Wales, bazı zamanlar İskoçya ile birleşerek, bazen de bağımsız bir prenslik olarak, siyasi entrikalar çeviren İngiltere’nin insafına bırakılmış idi.
İngiltere’de Tudor devri (1485- 1603) önemli gelişmeler dönemi olmuştur: merkezi yönetim yeniden tesis edilmiş, VIII.Henry zamanında Roma’dan bağımsızlık kazanılmış, deniz-aşırı fetihler başlamış, Wales İngiltere ile birleşmiş ve, Elizabethan ve Jacobean tiyatro oyunu geleneği gül devrini geçirmiştir. Parlamento nüfuzunun büyük ölçüde artması, gelişmelerden en önemlisi olarak kabul edilir. Fransızlara karşı savaşmak için III.Edward’ın para talep etmesi gibi, asilzadeleri sömüren yüksek vergilerin onaylatılması için kullanılan Parlamento, 1530′larda yeni rol üstlenmiştir. VIII.Henry, Roma ile ilişkilerin kesilmesine sebep olan Act of Supremacy’yi (Hükümetin Kiliseden üstün olduğunu ilan eden Kanun) ve diğer bazı kararları Parlomento’ya onaylatmıştır. Bunun sonucunda bu kuruma prestijin yanında daha sonra hep istismar edilen devlet işlerine karışma yetkisi verilmiştir.

İskoçya kıralı VI.James, kuzeni I.Elizabeth’ten sonra tahta geçmesine karşın, iki devletin birleşme kararı 1707 yılına kadar resmi olarak kağıda geçirilmemiştir. Tarih, kralın yetkilerini kısıtlamada gücü giderek artan Parlomento’nun ortaçağ aristokrasisinden daha etkili olduğunu göstermiştir. İngiltere’de 1649 yılında I.Charles’ın idam edilmesine ve İngiliz Devrimi (1649-1660) sırasında birçok cumhuriyetin kurulup dağılmasına yol açan İç Savaş, bu gücün ne kadar etkili olduğunu yansıtmıştır. Ortalıkta dolaşan siyasi fikirlerin akıl almaz çeşitliliğine rağmen (ki bunlar, Oliver Cromwell’i kral yaparak yeni monarşiyi kurma fikrinden, güya İsa’nın İkinci Gelişi’ne hazırlanmak için Protestan Cumhuriyeti’nin kurulması düşüncesine kadar değişiyordu), 1660′ta Devrim ileriye dönük başka bir fikir üretemeyince, II.Charles yurtdışından eski yerine çağırılmıştır. Ama, II.Charles hiç umulmayan bir şekilde 20 yıl içerisinde Parlomento’dan bağımsızlığını kazanmayı başardı. Fakat, popüler olmayan (ve Katolik) kardeşi II.James’in azledilmesinden ve sınır dışı edilmesinden sonra, kralın yetkisi yine kısıtlanmıştır. Bu sefer Parlomento hiç hata yapmadı; kendi şartlarını kabul ettirerek 1689′da henüz prens olan Orange’lı III.William’ı tahta oturttu. Bu zamandan itibaren kralın yetkileri çok kısıtlı kalmıştır; varisi Kraliçe Anne, Parlomento’nun istediği bir kanuna rıza göstermemeye cesaret eden son hükümdardı.

Büyük Britanya İmparatorluğu (ismi 1707′den sonra böyle olmuştur), 18.asırda daha ziyade Fransa’ya karşı kazandığı Yedi Yıl Savaşları gibi savaşlar sayesinde dünyanın başlıca sömürge ve sanayii gücü olmuştur. 1776′da Amerika’daki koloniler elden gitmiş, ancak Napoleon savaşlarının neticesinde kazanılan zafer İngilizlerin denizde üstülüğünü sağlamıştır. O zamanlar, Büyük Britanya İmparatorluğu üretimin hemen her sahasında Sanayi Devrimi’nin tekniklerini ilk uygulayan ülke olarak hem harpte hem sanayide dünyanın başlıca gücü olmuştur. Bir yandan sömürgelerin artması ham madde akışı ve pazar sağlarken, diğer taraftan nüfusun artışı ucuz işgücü kaynağı sağlamıştır. Feodalizmin ortaya çıkışından bu yana, toplum yapısında en önemli değişiklik, şehirde yaşayan insan sayısının artması ve daha zengin olmalarıdır. 1801 yılında İngiltere İrlanda ile, Birleşmiş Krallık ismi altında resmi olarak birleşmiştir. Kraliçe Victoria’nın uzun saltanatı (1837-1901) dendiğinde, akla ilk olarak İngiliz Siyasetinin nüfuzu, fetihleri, protestanlaşma ve deniz-aşırı yerleşimlerin yanı sıra ülke ekonomisinin gelişmesi ve nüfusun artması gelir. İmparatorluk zirvedeyken, İngiliz hakimiyeti dünyanın çeşitli yerlerine yayılıyordu. Günümüzün bazı problemleri, imparatorluktan kalma miras olarak düşünülebilir, çünkü sadece ticari açıdan ele alınan sömürgelerin sınırları belirlenirken devlet ve etnik sınırları göz önünde bulundurulmamıştır. Gücünü büyük ölçüde yitirmesine sebep olan Birinci Dünya Savaşı, Avrupa devletlerinin kurduğu eski sömürge imparatorlukların sonunu getirmiş, ekonomide günümüzde bile hissedilen gerilemenin habercisi olan bunalımlar için zemin hazırlamıştır.

Hiç bir zaman İngiltere ile İrlanda arasındaki ilişkiler iyi olmamıştır, ve bu münasebetler 1916 yılında açık savaşa dönüşmüştür. Bunun sonucunda ülkenin kuzey-doğusunda ağırlıklı olarak Protestan olan altı eyalet 1921 yılında bağımsızlık kazanmıştır. Nazi Almanya’sının II.Dünya Savaşında yenilmesinden sonra İngiltere sömürgelerinden vazgeçti; ve – eski sömürgeleri üzerinde nüfuzunu korumakla beraber- İngiltere’nin siyaseti daha çok Avrupa arenası üzerinde odaklanmıştır. Hong Kong, Cebel-i Tarık Üssü ve Falkland Adaları gibi imparatorluktan kalma topraklar, bazı ülkelerle sürtüşmelere yol açtı. Nitekim, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya süper güç olarak çıkan Amerika, Britanya İmparatorluğu’nun fazla problem çıkarmadan dağılmasını istiyordu. Asrın başında güç kazanan ve, kökleri teşkilatlanmış işçi hareketine dayanan Emek Partisi, İngiltere’nin iç siyasetinde Muhafazakar Parti’nin başlıca muhalifi olan Liberal Parti’yi önce eleştirilmiş daha sonra Liberallerin oy potansiyelini kendisine çekmiştir. Emek’çiler ilk hükümetlerini 1924 yılında Ramsay MacDonald başkanlığında kurdular. Savaş sırasında kurulan Emek-Muhafazakar ittifakından sonra -ki bu ittifakın başkanı 1940-1945 yıllarda Winston Chruchill idi- Birleşik Krallık’ta birbirine muhalif söz konusu iki partinin siyasi rekabeti bu güne kadar hala devam etmektedir. Emek Partisi’nin 1945-51 hükümetinin sağlık, eğitim, konut ve sosyal hizmetler alanlarında yaptığı radikal reformlar çok etkin olmuştur.

1970′lerde ekonomide durgunluk, yüksek enflasyon ve dış ticaret yetersizliği, savaş sonrası alınan kararların geçersiz veya eskimiş olduğunu gösterdiğinde parti içi fikir birliği bozulmuştur. Bunların dışında, üretimin devlet bütçesi için önemli olan geleneksel alanlarında büyük düşüşler kaydedildiği bir devirde, Margaret Thatcher 1979 yılında radikal Muhafazakar hükümetin başında başbakan olmuştur. 1980′ler; özelleştirme, “halk vergisi” gibi radikal değişikliklerin yaşandığı yıllardır. Thatcher hükümeti 1983 ve 1987 Parlamento seçimlerinde üstünlük sağlayarak iktidarını devam ettirdi. 1982 yılında yapılan Güney Atlas Okyanusu Savaşı’nda Arjantinlilere karşı kazanılan zaferin, Thatcher’ın popülaritesini zirveye çıkardığı kabul edilmektedir. 1990 yılının Kasım’ında Thatcher’in siyasi kariyerinin sona ermesi, halkın oyları sonucu olmayıp, uyguladığı siyasetin artık çağdışı oluşu ve problemlere tek yönden bakması sebebiyle parti mensuplarının ona olan güvenini kaybetmesinden ötürüdür. Durumdan memnun olmayanlar, Başbakanın, Muhafazakar Parti iç tüzüğüne göre bile yanlış hareket ettiğini göstermeyi başarmıştır. Böylece, Thatcher’in uzun süren başkanlığından rahatsızlık duyanlar mevcutken, bu suçlamadan sonra “problem” tam olarak somutlaştı. Bu yüzden Thatcher -seçimlerde kazanmasına rağmen- görevinden istifa etti. Yerine eski Maliye Bakanı John Major geçti. Major’a miras kalan ve hemen halledilmesi gereken meseleler arasında Kuveyt’i işgali üzerine Amerika önderliğinde başlatılan BM harekatına katılma anlaşması vardı.

1991 yılı başlarında yapılan bu harekata yaklaşık 30,000 İngiliz hizmet personeli katılmıştır. İngiltere’nin dış politikası, sonradan Avrupa Birliği’ne (AB) dönüşen Avrupa Topluluğu (AT)’nunki ile neredeyse özdeştir. İngiltere Hükümeti, sosyal alandaki anlaşmalara muhafazakar politikasına ters düştüğü için katılmaya reddetti. En problemli mesele, nihai sonucu Avrupa’da tek para biriminin devreye sokulması olan para birliği meselesiydi. Avrupa Para-birimi Sistemi (EMS) -bu sisteme göre, farklı Avrupa ülkelerinin döviz kurlarının küçük dalgalanmalarla sabit tutulması öngörülüyordu- bu problemi geçiştirmek için oluşturulmuştur. Hükümet, bu sistemi birkaç ay uyguladıktan sonra, para piyasalarının dayanılmaz baskıları altında anlaşmayı bozmaya mecbur kalarak onurundan tavizler vermiştir. Ne var ki, 1992 Nisanı’nda yapılan seçimlerde birçokları için sürpriz olacak şekilde yine Muhafazakarlar kazanmıştır. 15 yıldır muhalefette bulunmaktan umutsuzluğa düşen Emek Partisi, yeni başkanları Tony Blair liderliğinde partinin temel ilkelerini ve imajını tekrar gözden geçirdi. Kendilerine “Yeni Emek” ismini vererek pazar ekonomisinin vazgeçilmez rolünü kabullenmek ve Muhafazakarların anahtar reformlarının tersine bir politika izlemeyi reddetmekle geleneksel desteğinin bir kısmını kaybetse de, önceden hiç beceremediği, siyasette orta yolu yakalamıştır. Diğer taraftan, 1997 yılında Muhafazakar Parti, birbirini izleyen skandallardan sonra iç karışıklıklarla etkisiz hale gelmiştir. 1997 yılında Emek’in zaferi beklenmedik bir sürpriz olmasa bile, kazandıkları koltuk sayısının neredeyse 100 olacağını kimse tahmin edememişti. Üç yıl içersinde Blair Hükümeti birçok mevzuda başarılı olmasına rağmen, bazı problemlere çözüm üretememiştir. Sanayiin geleneksel alanlarından araba üretiminde başarısızlıklar ve halkın rızasına muhalif olarak devreye sokulmaya çalışılan euro karşısında sterlinin gücü konusunda ihracatçıların kaygıları göz ardı edilirse, genel olarak ülke ekonomisi iyi denebilir. Hükümetin, sağlık ve eğitim programını hayata geçirmede ve güvenilir bir uluslararası imaj oluşturmada çok başarılı olduğu söylenemez. Hükümetin bazı kararları devletin haklarını genişletmesi olarak algılandığından özgürlük hakları hareketlerinden tepki almıştır. İskoçya’nın kendi Parlamentosu’nun ve Wales meclisinin açılması, yeni Londra Valisi’nin seçilmesi, John Smith’ten miras kalan ve Blair hükümetinin merkeziyetçi tabiatına ters düşen yetkilerin dağılma sürecinin sonucudur. İskoçya Parlamentosu, özellikle üniversite harçları hususunda Birleşik Krallığın politikasına ters birtakım kanunlar çıkarmıştır. Londra valiliğinde halkçı bir aday Ken Livingstone’un başarılı olmaması için partinin tüm umutsuz çabaları, Livingstone 2000 Mayıs seçimlerini bağımsız olarak kazandığında boşa çıkmıştır. Bununla birlikte, Kuzey İrlanda meselesi tam bir çıkmaza girmiştir.

Ağustos 1994′te varılan ateşkes anlaşması ileriye dönük büyük bir adım olmasına rağmen, sürecin yavaş olması ile ümitsizliğe düşen IRA mensupları kanlı eylemlere girişmiştir. 1996 Mayıs’ında yapılan seçimler, bölgede partilerin dağılımını yansıtmıştır; hükümet taraftarları, başkanları David Trimble ile beraber bölgeden sorumlu olacak Ulster Unionistler (yani Birlik taraftarları) ve Demokrat Unionistler’den meydana geliyordu; ve Sosyal Demokratlar, Emek Partisi (ki, liderleri Seamus Mallon, Trimble’in vekili olacaktı) ve Sinn Fein, milliyetçi kesimi temsil etmekteydi. İç siyasette yetkinin büyük bir kısmı ve bölünmüş iki İrlanda arasındaki bağları pekiştirme vazifesi anlaşmada geçtiği gibi yeni yönetime tevdi edilecekti. Bölgenin en etkin dört partisinin temsilcilerini kapsayan ortak yönetim sistemi uygulamaya geçmeden önce bölgede bir karara varmak oldukça güçtü. Esas problemi IRA teşkil ediyordu ve hükümet taraftarları bu tehdit yok edilmedikçe yönetim işbirliğine katılmayacaklarını ifade ediyorlardı. 2000 yılı Şubat ayı ortalarında IRA, silahlarını devletin uygun bulduğu bir programa göre teslim etmek istemediğini açıladı. Bölgeden sorumlu yeni bakan Peter Mandelson ortak yönetim meclisini kapattı. Mayıs 2000′e kadar, kördüğümün çözülmesinde pek ilerleme olmamıştır. Nihayet, IRA silah stoklarının kontrolü için uluslararası bir heyet oluşturulmasını önerdi.

İngiltere’de idari yapı ve hükümet
İngiltere; gerçek iktidar, seçimlerde birinci olan partinin lideri ve aynı zamanda Bakanlar kurulunun başkanı olan Başbakan’ın idaresinde bir Krallıktır. Muhafazakarlar ve Emek Partisi; başlıca siyasi partiler olsa da, 1980′lerin ortalarında (daha sonra Liberal Demokratlar ismini alan) Liberal ve Sosyal-Demokrat partilerin ittifakı bu dengeyi tehdit etmiştir. İngiltere’de etkin bu iki partiden hiç biri, Unionistler ve SDLP ile ortak yönetilen Kuzey İrlanda’nın Yönetim Meclisi’nde millet vekili koltuğuna sahip değildir. İngiltere Parlamentosu’nda Wales ve İsloçya’nın Milliyetçi hareketlerini temsil eden birkaç millet vekili vardır. Bununla birlikte, partinin ulusal seçimlerde kazandığı başarı, Parlamento’da alacağı koltuk sayısı ile orantılı olduğu için mecliste küçük partilere rastlanmaz. Tarihini tespit etme başbakanın elinde olsa da, seçimler düzenli olarak her beş yıl yapılır. Kanun koyucu kurum olan İngiliz Parlametosu, iki kamaralıdır: Avam kamarasında üyeler seçimle gelirler, diğer taraftan Lordlar Kamarası; atanmış üyeler, hukukçular, piskoposlar ve Lordlaradan meydana gelen ilginç bir yapıdır. İngiltere, yazılı anayasasının olmaması ile hemen hemen benzersizdir ve devlet yapısını, genel hukuk, kanunlar, özel kararlar ve uzun vadeli uluslararası anlaşmalar teşkil eder.
Büyük Britanya ile Kuzey İrlanda’nın oluşturduğu Birleşik Krallık; İngiltere (Channel Adaları dahil), İskoçya, Wales ve Kuzey İrlanda’dan meydana gelir.

Britanya coğrafi olarak iki farklı arazi şekline sahiptir: küçük dağlar ve düzlükler. Dağlık bölgeler, başlıca İskoçya’nın dağlık bölgeleri, Kuzey İrlanda, Kuzey İngiltere ile Kuzey Wales’tir. Kumtaşı ve kireç tepeleri, uzun vadiler ve Wash gibi havzalar Batı düzlüklerinin yeknesaklığını giderir.

İngiltere, küçük boyutlarına rağmen çeşitliliklerle doludur. Ülkenin Başkenti Londra’da sayısı sürekli artan turistleri West End’in tiyatroları, sinemaları, çarşıları, restoranları otelleri ve gece kulüpleri gibi halk arasında popüler mekanlardan başka, Westminster Manastırı, Big Ben, Parlamento ve Buckingham Sarayı gibi şehrin tarihi mekanları çekmektedir. Ayrıca, Londra’da Hyde ve Richmond parkları, canlı Camden, Brick Lane ve Portobello Road çarşıları ve bir çok eski meyhane vardır. Eastbourne ve Brighton’ın güney sahillerinde harika bölgeler; New Forest’in sevimli kasabaları; ve, Winchester, Canterbury ve Salisbury gibi eski dini merkezler başkentten uzak değildir. Cornwall ve Devon’un arka arkaya dizilmiş tepeleri, deniz kenarında yer alan dinlenme yerleri ve şirin balıkçı köyleri hala bir çok turistin görmeye can attığı yerlerdir. Bunun gibi, Moreton-in-Marsh veya Bourton-on-the-Water’ın sarı taştan köy evleri, ressamlar ve fotoğrafçılar için ideal malzemelerdir. Daha çok “Göller Bölgesi” olarak bilinen Cumbria’da, hayrete şayan Windermere ve Derwent Water gölleri yanı sıra Hadrian Duvarı yakınında yer alan katedralli şehir Carlisle kayda değerdir.

İskoçya; yemyeşil ovaları, muhteşem dağları, gölleri ve adalarıyla çok güzel ve çok tenha bir memlekettir. Edinburgh bu memleketin başşehridir ve Kalesi sadece turistler için bir cazibe merkezi olmayıp aynı zamanda İskoçya Kraliyet Mücevheratı’nın korunduğu yerdir. Kraliçenin resmi ikametgahı olan Holyrood Sarayı’na kadar uzanan Kraliyet Yolu’nun başlangıcında bulunan bu kalenin şekli tacı hatırlatır. Yılın en unutulmaz bayramı “Festival” ile birlikte Edinburgh’un kültürel hayatı Londra dışında rakipsiz tiyatro oyunları, müzik ve dans ile doludur. Göl ve nehirlerle süslü İskoçya’nın dağlık kısımları -yani, Oban ve Fort William şehirleri ve Skye ile Mull adaları- ıssız dağlar ve fundalıklardan meydana gelir.

Bazı yerleri kayalık olan çekici deniz kenarı manzaralarına sahip Wales, yeryüzü şekli bakımından çok zengindir. Cardiff, Wales prensliğin başşehri ve başlıca limanıdır. Büyük bir kısmı Orta Çağda inşa edilen Kale’ye daha sonra ilaveler yapıldığından Victorian Gothic mimarisi hakim olmaya başlamıştır. Wales’te kilise mimarisi gelenekselin dışında olup, genellikle bu kiliseler ufak yapılardır. Tatil yerleri arasında Llandudno, Rhyl, Pembrokeshire ve Porthmadog az-çok bilinen yerleridir.
Kuzey İrlanda’nın görülmeye değer yerleri arasında kuzey ve kuzey-batı taraflarında kayalıklı deniz kıyıları ve toprağı meyve yetiştirmek için ideal olan Armagh bölgesidir. Eyaletin güney-batı tarafında yer alan Belfast’ta, herhangi bir bölge merkezinde alış-veriş, tiyatro, sinema, birçok lokanta ve Opera Sarayı gibi sosyal olanaklar mevcuttur.

Britanya’nın toprakları bundan başka Guernsey, Jersey, (Normandya sahiline yakın) Alderney ve (Guernsey’den vapurla bir saatlik mesafede) Sark& Herm adalarından müteşekkil Channel Adaları; Scilly Adaları, Wight ve Man Adası’nı kapsamaktadır

Tags: , , , ,

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.

  • Change This Footer

    This Footer is easily and completely editable with widgets.

    Log into your admin panel, click on "Design" followed by "Widgets". From there you can arrange this sidebar by draging the options into their respective places on this sidebar.

    More information on using widgets can be found here.

    (This note will not be displayed once you have widget-ized this sidebar)