->
# süper ligin olduğu, aşmış futbolun olduğu ülke, 1966 dünya kupasını kazanan ülke, 1996 avrupa kupasının yapıldığı ülke…
# başkenti londra olan devamlı yağmur yağan, trafiği tersten akan ada, beatles’in memleketi…
# uzun süre abye girmeyi reddetmiş değıldir tam tersine abye girmek istemiş fakat bu isteği bu ülkeyi abdnin ab içerisindeki truva atı olarak nitelendiren de gaulle fransası tarafından sürekli olarak reddedilmiş, başvuruları veto edilmiştir, ta ki de gaulle hakkın rahmetine kavuşana kadar.
# modern görünüşlü muhafazakarların ülkesi.
# sadece müziğiyle dünyayı değiştirebilmiş bir garip memleket. efsane denince akla gelen neredeyse tüm isimlerin (the beatles, pink flöyd, deep purple, led zeppelin, dire straits, queen, the who, rolling stones, rainbow, king crimson, jethro tull, yes, eric clapton) çıktığı; goth rock’a the cure, bauhaus, joy division, sisters of mercy’yi ; 80′lere duran duran, pet shop boys, erasure, new örder, george michael, human league’i; metale iron maiden, black sabbath, def leppard, motorhead, sonra overkill, anathema, my dying bride, paradise lost ve cradle of filth’i; bonus olarak da sting, depeche mode, radiohead, portishead, pulp, massive attack, the smiths, coldplay, muse, tindersticks, placebo, blur, tom mcrae ve bunların 10 katını kazandırmış ülke olması inanılmaz ama gerçek..
# ingiltere hakkında bazı tarihi gerçekler
bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibi değilse eskiden ingiltere’de bu işlerin nasıl yapıldığımı düşünün. 1500′lerde ingiltere’de işler şöyle yapılıyordu: insanların çoğu haziran da evleniyordu çünkü senelik banyolarını mayış ayında yapıyorlar, haziran da hala çok kötü kokmuyorlardı. ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu. banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak ta bebekler aynı suda yıkanıyordu. bu esnada şu o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. ingilizce deki banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın (don’t throw the baby out with the bath water) deyimi buradan gelmektedir. evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. ingilizce deki kedi-köpek yağıyor (it’s raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir. yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan ingiliz usulü yataklar buradan gelmektedir. zemin topraktı. sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır. zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu. bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı. kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı “thresh hold” (saman tutan; türkçesi “eşik”) idi. yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine aşılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. ?bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur. bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı. eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini aşarak onlara gösteriş yapıyorlardı. birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. buna “yağ çiğnemek”(chew the fat) adı veriliyordu. parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü. çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. önün yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında “tabak ağzı” (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu. ekmek itibara göre bölüşülüyordu. işçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı. bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. bunlar birkaç gün süreyle mutfak maşasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. buna “uyanma” nöbeti deniyordu. ingiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir “kemik evi”ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. bir kişi bütün geceboyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. buna mezarlık nöbeti “graveyard shift” denirdi. bazıları zil sayesinde kurtulur (”saved by the bell”) bazıları da “ölü zilci” (dead ringer) olurdu. gerçekler bunlar.
# burnumda tüten ama hala döndüğüme pişman olmadığım yaşanası ülke. en çok da konserleri özlüyorum. çocukluğumdan beri dinlediğim, tv de kliplerini izleyebildiğimde mutluluktan tavan yaptığım grupları izleme imkanı buldum kaldığım bir sene içinde. hangi birini saysam ki; whitesnake’i mi, def leppard’ı mı, gary moore’u mu, new model army’yi mi, queensryche’ı mı, bruce’lu iron maiden’ı mı, bruce springsteen’i mi, bon jovi’yi mi, yoksa iki defa izleme fırsatı bulduğum motorhead’i mi? liste daha uzarrrrrrr……
# insanlarının soğukluğu konusunda önyargıların çok yaygın olduğu ülke… küçük bir ingiliz şehrinde yol sorduğum kişinin dükkanı kapatıp sokak boyu yürüyüp nereye sapacağımı gösterdiği ölmüştür. mutfakları konusunda söylenenler maalesef doğrudur. aynı anda sofrada haşlanmış bezelye, haşlanmış kabak, haşlanmış patates, haşlanmış brüksel lahanası olabilir mesela. bbc prime’da nasıl bu kadar güzel yemek programları oluyor, o da ayrı bir muamma.
# insanlarının tek derdinin big brother yarışması birincisi transeksüel nadia’nin hangi dergide kapak olacağı olan ukala dümbeleği ülke. büyük hayallerle gidilir ve ağlayarak ülkeye dönülür. tek numarası londra’dır diğer şehirleri kaale alınmaya bile değmez. insanlar kitap okumaz, hayatla ve dünya politikasıyla ilgilenmez, ilgilenenler de vardır ama o kadar azlar ki birisine rastlama ihtimaliniz çok düşüktür. sadece iyi müzik grupları ve yazarlar çıkarır önün dışında elinden bişey gelmez. fakat özgürlüklerin ve birbirine karşı iyi niyetin iyi olduğu ülkedir. sistemi bile iyi niyet üzerine kuruludur. bbc radio’da tony blair ile dalga geçen djlere rastlayabilirsiniz.
# ingilizlerin az ortalık karıştırıcı olmadığı gerçeğiyle birlikte anayasal düzenlerinin yazılı olmaması ve magna cartaya kadar dayanan ötürmüş, örf ve adetlere bağlı siyasal yönetimini hep kıskanmışımdır. bu duruma gelmelerinin belki de en garip nedeni miras hukuklarıdır. ailenin tüm malvarlığının büyük erkek çocuğa kalması malların bölünmesini ve erimesini engellemiş, resmen ortada kalacak olan diğer çocukları da orduya katılmaya, siyasete atılmaya teşvik etmiştir. kıta avrupasına uzak ama her işinin de içinde olmaları sınır bozucudur. hala üzerinde güneş batmayan imparatorluk olduklarını da sananlarla doludur, adaya sıkışıp kalmaları dolayısıyla sömürge arayışına gitmiş, epeyce sömürge sahibi ülkedir de aynı zamanda. politikanın piş handikaplarının çoğu da gene bu ülke temellidir ama gel gör ki bir kere sempatimi kazanmış, gönlümde yer etmiştir.
şehir olmayan bölgeleri gerçekten sıkıcıdır hatta tekdüzedir; publarda toplanıp içer, coşar, dart oynar hatta televizyon seyrederler. soğuk insanlar oldukları rivayet edilir, eskiler hakikaten tepkisizdir ancak söz dönemlerde çocuğunuzu öpün/sevin/kucaklayın, insanlarla temas halinde olun tembihleri ile durumu biraz abartmış bile sayılabilirler.
# shakespeare, jane austen, tolkien, depeche mode, harry potter, manic street preacherş, tower bridge, suede, bbc, harrods, jack the ripper, jamie oliver, laura ashley, the smiths, coupling, hiç hoşlanmasam da hugh grant, sex pistols, charles dickens, big ben, earl grey, laurence llewelyn bowen, oxford, jüde law, benny hill, the beatles, kate moss diye uzayıp giden bir listedir benim için. londra ilk göz ağrısıdır, konserleri, müzikalleri, bale gösterileri, okulları, mimarisi, bugünkü haline getiren yangını ile vazgeçilmezdir. fish and chips ki ona da ne kadar yemek denirse, bikaç puding, kek dışında kendilerine özgü mutfakları kayda değer nitelikte değildir, buna da çözüm getirmeye çalışan bbc pek çok programıyla dünyadan sentez oluşturarak bir ingiliz mutfağı oluşturma çabasındadır. dozunu ayarlamak kaydıyla laura ashley tarzı dekoruyla beni benden alır. klasikleşmiş ingiliz tipi dekorasyondan sapıp hava durumu*** nedeniyle canlı renklerin hakim olduğu minimalist etkiler gösteren yeni bir tarz da doğmuştur basitçe bakıldığında. moda anlayışı gerçekten rezildir; dar paçalı kalçası bol 80li yıllar kotları altına klasik tip rengarenk topuklu ayakkabılar giyer, vivienne westwood’u yere göğe sığdıramazlar. kraliyet ailesinin kadınlarının geleneksel chanel tarzı iç bayar. tabii tarzını belirleyeni yok değil. bir de ince, beyaz/pembe tenli, bakımlı, buruşuk hanım hanımcık ve tonton dede kıvamında yaşlıları getirmiştir hep aklıma.
# pahalı olduğu gibi spekülasyonlar külliyen yalandır şöyle ki gelir seviyesi hatırı sayılır derecede yüksektir. berlini muaf tutarak konuşursam; çoğu aynı yapıya sahip pek düzenli, birkaç günden sonra sıkıcı avrupa ülkelerine göre ucuz bile denilebilir. emek, el işi gerçekten pahalıdır ama bu yüzden de diya teşvik edilmişlerdir. (bkz: big strong boys)(bkz: house invaders)(bkz: changing rooms) es geçemeyeceğim ve son değineceğim nokta da beni en çok çeken şeylerinden biri olan her bölgede değişen aksanıdır, yavşak değil asıl olan. neticede ilkokul yıllarından beri özendiğim, mutlaka bir ara yaşamak istediğim, çıkardığı/yarattığı sanatçılar, atmosferi, havası, doğası ile sevdiğim uk. edit: ingiliz espri anlayışına, kibar umursamazlığa değinmemem çok ayıp, utandım. absolutely fabulous, monty python, douglas adams, little britain, knowing me knowing you, keeping up appearances, french and saunders, coupling…
# trafik soldan gider,insanlar da yaya kaldırımında trafiğin gittiği gibi soldan soldan gider,underground girişlerinde sağ tarafta no entry yazar,toplu taşıma araçlarında “öne doğru ilerleyelim ineceklere mani olmayalım” diye anons geçer*,kapı kilidi de sağa çevrince açılır ve dilencileri gayet iyi giyinimli,sokakta gazete okuyan ve “change” diye inleyen insanlardır. tabii gecenin bir yarısı siz donarken kısacık etekleri ve minnacık bodyleri ile gezen kızları da çabası..
# zorluklar ülkesi…
türkiye’den vize almak bir hayli zordur* ,uçağa binerken kenara ayırılı, pasaport fotoğraflarının çekilmesini beklersiniz,herkes size bakmadan geçmez, alınıp gidildiğinde ise 2. sınıf muamelesi görebilirsiniz -uçakta anons yapılır:ab üyesi olmayan ülkelerden gelen konuklarımızın hedöhödö kağıdını doldurması gerekmektedir,ab üyesi olmayan ülkelerden gelen yolcuların ingiltere’ye şut,yoğurt ve peynir gibi süt ve süt ürünleri ayrıca et ürünleri sokmaları yasaktır.- indikten sonra karşınıza çıkan herifin abuk sabuk sorularıyla karşılaşabilirsiniz-bavulunuzu siz mi hazırladınız?, birine bavulunuzu verdiniz mi? vs vs…
# ve tabii ki zorluklardan biri de pahalılık; bir küçük şu 1pound,internetin 1 saati 2pound,metro biletleri 4-6 pound,en ucuz hostel 15-20 pounddur.
# medeniyet vıcıklığı ülkesi…
sokakta gezerken karşınıza bir ingilizin çıkması %80 olanaksızdır,oldu ki yolunuzu kaybettiniz soralım birine dediniz,yoldan geçen herhangi birine* değil de markete ya da metro görevlilerine sormanız daha mantıklıdır.yolda yürürken fark edersiniz ki farklı bir sürü ülkeden insan var burada.ve tabii ki nüfusun yaklaşık %50si de zencidir;genelde çalışan ingiliz yok sanırsınız çünkü tüm mağaza ve marketlerde hep zenciler çalışır.
# müslüman ailelerin doğum oranları ingilizlere göre 3 kat daha fazla ve bunun sonucunda da yeni doğan çocuklara en çok verilen 2. ismin muhammed olduğu ülke.
# 59 bin puba sahip, bir yılda yollara atılan sakızların temizlenmesi için 276 milyon pound (500 milyon dolardan fazla) harcanan, inanılmaz içilip, inanılmaz sıçılan, tüketimin ve israfın inanılmaz boyutlara ulaştığı deli gibi tüketen (insan demeye de dilim varmıyor bazen ama) insanlar ülkesi. haziran ayında ortalama bir istanbul sonbaharından daha fazla yağan, temmuzda yağmaya devam eden hayvani yağmuru bile temizlemekte zorlanmaktadır bu ülkede üretilen pisliği farklıdır. avrupalı olmasına ve dilindeki kelimelerinin çoğunun kökünün latinceden gelmesine rağmen ağızdan çıkışındaki fark olsun, yollarda soldan gitmek olsun, ölçü birimleri olsun, evlerinin kırmızı kırmızı tuğlaları olsun, iklimi olsun hep avrupadan ve dünyanın geri kalanından bir ayrılık, farklılık, ve hatta bir geri kalanı beğenmeme sezinlenmektedir. yaşanası, sevilesi yerdir. birçok kültürün limiti aşmayan sertlik içinde olsa da güzel bir biçimde birarada yaşayabildiği yerdir ayrıca. şehirleri yapmacık olsa da tarih kokar. bu koku istanbulun kokusuna hiç benzemez, yanık bir koku değil, keskin bir kokudur. mülayimliğin yerini sertlik almıştır burda. tarihte birşeylerin birbirine çarptığını hissedersin warwick kalesinde ve etrafında. müziğin hası burada yapılmıştır, ama yine kemiğin, metalin sesini duyarsın, vardır bir sertlik. futbolu seridir, sanki soğukluk oyuncuları diri tutmakta, bizde olduğu gibi rehavete kapılmalarını önlemektedir. işte sert ve soğuk bir memlekettir bu ingiltere, kaldırımı hep ıslaktır, ama sel olmaz orda, çünkü dümdüzdür zemin, sağlamdır alttaki yapı. ilk fırsatta gidip görülesi, havası en azından bir kere teneffüs edilip orada yaşayan insanlara bir kez dokunulasıdır.
# o kadar çok regülasyon var ki burada, devletle haşir neşir olduğunuz dakikanın haddi hesabı yok. en basitinden, burada televizyon izlemek için devletten izin almanız gerekiyor ve gerekli lisans temininden sonra tv’nizi gönül rahatlığı ile izliyorsunuz…
# zaten gelir dağılımının ne kadar adil dağıldığını da en basitinden büyük bir alışveriş merkezi otoparkına bakarak anlayabiliyorsunuz. binlerce arabanın içinde birbirini klasman farkı olarak ezen araba sayısı neredeyse hiç yok. (türkiye’de, aynı büyüklükteki bir yerde, porsche’den şahin’e kadar çeşitlerimiz mevcut olurken)… şehirde gezerken kim zengin kim fakir anlamanız mümkün değil…
# sanat, edebiyat, tarih, doğa, kraliçe ve kocası, yakışıklı prensler, charles’ın karısı camilla, gönüllerin kraliçesi diana, oxford street , big ben, greenwich, kew gardens, channel tunnel, kaleler, kuleler ve buralardaki güzel prensesler, fish and chips ve de yağmur.
bunları geçip gerçeğe baktığımızda ise, ekonomisi günden güne bozulan, yaşlı ve kükremeye çalışan aslandır ingiltere.
# çiçeği burnunda başbakan gordon brownın yaptığı değişikliklerle her tarafa ingiltere bayrağı aşılmasına yönelik bol miktarda tepkinin havada uçuştuğu çok değişik bir ülke. görüşü alınan bir çok ingilizin “her tarafa bayrak asmak, ancak kimliğini ifade etme zorunluluğu hisseden eziklerin işidir. biz ingiliziz, böyle gösterilere ihtiyacımız yok” şeklinde tepki göstermesi dünyadaki insanların hakikaten ne kadar farklı düşünce yapılarında olabildiğini gösteriyor.
# en önemli sosyalleşme mekanının pub olduğu ülkedir. kahvaltı etme, yemek yeme, kahve içme, geyik yapma, bilardo oynama, maç izleme, ders çalışma, bira içme, bira içmezsen cider, o da olmadı içinde alkol barındıran her naneyi içip sarhoş olma ve akabinde muhtemelen kavga etme gibi bilumum aktivitelerin gerçekleştirilebildiği pub kurumunun olmadığı bir ingiltere’de sadece birkaç saat içerisinde halk ayaklanması, sosyal patlama vs. çıkması ihtimali çok yüksektir.
# son üç yüz yılda, dünya çapında akla kara gibi zıt etkiler uyandırmış, bir yandan dünyanın çağ atlamasına neden olacak bilimsel, sanatsal, toplumsal katkılarla hayranlık uyandırırken, diğer yandan dünyanın başına gelmiş en büyük felaketlerden biri sıfatını bileğinin hakkıyla kazanmış, her şekilde dünya tarihine adını kazımış ülke.
# bir ülke bu kadar zıt tabiatlı iki farklı etki yaratabiliyorsa, incelemeye değerdir. öncelikle, bir yerden başlamak için herhalde en iyi nokta, üretim araçlarının değişmesinden sonra, fırtınanın başlangıç dönemidir.
# ingiltere özelinde, 17nci yüzyılın ikinci yarısında doruğa çıkan sömürgecilik, değerli madenler ve kölelik merkezli merkantilist ekonomiyle başlayan büyük sıçrama, imparatorluğu sanayi devrimine taşır. 18 inci yüzyılı birbirine katacak olan sanayi devriminin ilk dalgası, kaçınılmaz olarak zirai üretim merkezli olarak dokumada (tekstil) ortaya çıkar. icatlar sonucunda, insan gücünün yerini alacak efektif ve mekanik aletler, birim zamanda eski tip üretime kıyasla çok miktarda üretim yapılmasını olanaklı kılarken, ev üretiminin yerini tekstil atölyelerinin ve evlerinde dokuma yapan insanların yerini işçilerin almasına yol açarak dünyayı geri dönüşü olmayan bir yola sokar. aynı şekilde, değirmenlerde kullanılan şu çarklarının icadıyla üretim köyleri kurularak fabrikaların ve fabrikaların etrafında kurulacak şehirlerin önü açılmış olur. ok yaydan çıkmıştır artık. buhar makinesı, maden endüstrisinin gelişimi, demiryolu derken, hukuktan, şehirleşmeye, uluslararası ilişkilerden ekonomiye hayatın her alanında değişimler birbirini izler. sonuçta 19 üncü yüzyılla beraber merkantilist ekonomi yerini sanayi üretimine dayalı (vahşi) kapitalist ekonomiye bırakır. sömürgeler aracılığıyla temin edilen ucuz hammadde kaynaklarının bolluğu, fabrikaların birleştirilip tekelleşmeye adım atılmasıyla kölelerden hallice olan işçilerin seri üretime geçirilmesi, tarihte görülmemiş bir hızla dünya çapında devasa değişimleri beraberinde getirir. aşırı üretimin sonucunda arz-talep dengesinin bozulmasıyla yaşanan deflasyon ve karların düşmesi, birbirini boğazlamaya hazır üreticiler arasında başlayan birbirini batırma ve sağ kalma savaşı sonunda kalkan toz, uluslararası yatırımın yükselmesiyle dinmeye başlar. ama almanya çoktan ingiltere’ye yetişmiş ve tekstil, metal üretimi gibi kritik noktalarda geçmiştir. üstelik abd ve fransa da ingiltere’nin haksız bir avantajla dengeleri bozduğunu düşünmektedir. sonuçta korumacılık ve ulusların birbirini rakip kabul etmesiyle yükselen milliyetçilik, yeni nesil sömürgeciliğe ve ucuz hammadde için yeni bir yarışın başlamasına yol açar. iç pazar üretimi tüketmeye yetmediği için dalgalar halinde gelen ekonomik bunalım yılları yeni arayışları başlatır. afrika’yı sömürge olarak gözüne kestiren rakip ülkeler, asya’yı da imparatorluklarının parçası haline getirip yeni ve güvenli talep merkezleri açmayı kafalarına koyarlar. almanya’nın agresif çıkışları, abd’nin pazara ağırlığını koyması, ingiltere’nın çıkarlarını ve ekonomik gelişimini tehdit etmektedir. sonrasında kaçınılmaz olan gelir ve birinci dünya savaşında saflaşma başlayarak anglo-saxonlar ve germenler arasında beklenen hesaplaşma yaşanır. ingiltere’nin başı çektiği sanayileşme sürecini anlatmayı burada kesip başka bir yere atlamanın tam vaktidir.
# tabii ki ekonomik değişimler olurken paralelde fikir hayatında ve sanatta da değişimler, dönüşümler, yeni akımlar birbirini izledi. 18 nci yüzyılda eskiye nazaran daha geniş kitlelerin okuma-yazma öğrenmesiyle ve üretim merkezleri etrafında kurulan yerleşim yerlerinin gitgide şehirleşmeye başlamasıyla aslen ispanyol kaynaklı olan roman türünün patlaması yine ingiltere’de yaşandı. peşpeşe boy gösteren yazarların ağdalı dilleri, yerini daha kolay anlaşılır halk diline bırakmaya başladı. çağa uygun olarak deniz aşırı topraklarda ingilizlerin başına gelenler, iç göçün doğurduğu sorunlarla yaşam koşulları kötüleşmiş sıradan insanların hayatları, zenginliğe ve güce ulaşmayı kafasına koymuş kendi kendini yetiştiren yeni insan prototipi derken, gruplar halinde toplanan insanlar bazen bir kişinin yüksek sesle okuduğu romanları masal dinler gibi dinledi. aynı şekilde tiyatrolarda da eski şaşalı oyunların yerini güncel durumları anlatan oyunlar aldılar. edebiyat, geniş kitlelerle buluştu. resimde, blake, turner, reynolds, gainsborough gibi hemen sayılabilecek isimler olsa da çağdaşları fransa’nın, italya’nın, ispanya’nın yanında ingiltere’nin zayıf kaldığı kesindir. bunun esas nedeni dekoratif ve gerçeğin resmedildiğı ürünlerin diğerlerine tercih edilmesidir belki ama spekülatif konuşuyorum, belki de neden, ingiltere’de sergi dendi mi teknoloji yarışında birbiriyle yarışan mucitlerin son icatlarının sergilendiği viktorya dönemi teknoloji fuarlarını anlayan halkın ilgisini teknolojik aletlerin her şeyden çok çekmesidir.
zaten bu süreçte ingilizler sanattan çok bilime ağırlık vermiş görünmektedirler. newton, maxwell, joule, darwin, watt gibi büyük isimleri saymaya başlayınca liste uzar gider. bunlara adları yeterince bilinmeyen sayısız mucidi de eklemek lazım. tam bir bombardıman.
# dünyaya sayısız katkı yapmış ya da yapılmasına ön ayak ölmüş bir ülkeden bahsederken, bir insan nasıl olup da bu ülkenin dünyanın başına gelmiş en büyük felaket olduğunu da düşünebilir? cevap, her şeyin bir bedelinin olması prensibinde yatar.
# sömürgecilik, sanayi devrimi derken ingilizler girdikleri her coğrafyayı kökünden değiştirebildikleri kadar değiştirmeye çalışmışlardır. köleliğin en acımasız uygulayıcılarından olan ingiltere, ilgini kemiğini sömürdüğü ülkeleri ilelebet kendine bağlamak için eğitim sisteminden gündelik hayata, dini inançlardan toplumsal kurallara kadar her şeye el atmıştır. nesiller boyu, asla bir ingiliz olamayacağını bellettiği insanlara bir ingiliz gibi olmaya çalışmanın erdemini aşılamıştır. vatikan’ın bir dönem baldırı çıplak köylülerin gözünde cennetin yeryüzündeki yansıması olması gibi, ingilizler de ingiltere’yi ve ingiliz olmanın büyüsünü sömürgelerindeki yerlilere aynı mantıkla aşılamaya çalışmış ve büyük oranda başarılı da ölmüştür.
# bu nedenledir ki terk etmek zorunda kaldığı topraklarda bile hala ingiliz ölçü birimleri, ingiliz spor kültürü, anadil yerine ingilizce, ingiliz kolluk kuvvetleri yapısı, kısacası ingiliz etkisi yaşamaya devam etmektedir. ingiltere girdiği yerde sadece işine yarayan maddiyatı değil, geleceğe yatırım olsun diye yerel manevi değerleri de alıp gitmiştir.
# her yeniliğin, her ilerlemenin bir bedeli ölmüştür ve insanlık halihazırda ingiltere’nin kırıp geçtiği coğrafyaların yarattığı karmaşanın bedelini ödemektedir. böylesi, ne kıyım ustası fransızlarla, ne kabadayı ispanyollarla, ne gözü doymaz almanlarla ne de kaba saba olduğu kadar acımasız olan abd’lilerle boy ölçüşebilir.
# hatta ingiltere bugün bile abd’ye rağmen dünyanın başına gelmiş en büyük felaketlerden biri olma sıfatını taşımaya devam etmektedir. yüzyıllar boyu, saldırgan, sinsi, kurnaz, acımasız, üçkağıtçı, ikiyüzlü, entrikacı (onların gözünden tam tersi elbette) iktidarlar silsilesiyle yönetilegelmiş bir ülkeden bahsediyoruz. vahşi kapitalizmin ilk deneyini yaşarken, felaketi önce kendi sıradan vatandaşlarına getirmiş, sonra dünyaya yaymıştır. dünya çapında yarattığı felaketler özeti, kraliyet tacının gölgesinin düştüğü bir noktanın yüzyıllar boyu bir daha belini doğrultamamasında yatar.
# iskoçya ve irlanda, ilk kurbanlar olmuştur. sonradan iskoçya, birleşik krallık tahtına kadar yükselmiş olsa da değişmeyen gerçek, yirminci yüzyıla kadar her zaman ingiltere’nin beslemesi olarak kaldığıdır.
# irlanda fenomeni ise bambaşka bir başlıkta incelenmesi gereken bir ibret öyküsüdür. britanya toprağı dışında 17 nci yüzyıldan itibaren kuzey amerika’nın bir kısmı (18 inci yüzyılın sonunda bağımsızlık savaşıyla ingiltere kıtadan sepetlense de sorunlar ancak 19 üncü yüzyılda iç savaşla çözümlenebilmiştir), jamaika, karayipler, bahama adaları, antiller gibi yüz ölçümü küçük kaynağı bol adalar ve kanadanın bir kısmı, avustralya, yeni zellanda gibi ülkeler uzun süre ingilizlerin hakimiyetinde kalmıştır.
# ingiltere, 17 ve 18 inci yüzyıllarda asya’da bugünkü hindistan, pakistan, burma, seylan, bangladeş, singapur, malezya, brunei (her birinin yıllarca sorunlarla, iç karışıklıklarla uğraştığı yetmezmiş gibi bugün gelinen noktada hindistan ve pakistan’ın siyasi sorunları bitecek gibi de görünmemektedir) gibi asya’nın güney kanadına da koloni, manda ya da koruyucu devlet politikalarıyla çöreklenmiştir. afrika’da, gana, nijerya, somali, sierra leone, uganda, kenya, güney afrika ve mısır gibi huzuru ya hiç bulamamış ya da çok az bulabilmiş ülkeler de acımasız ingiliz gölgesini üstlerinde hissetmişlerdir.
# türkiye’ye daha yakın bir coğrafyaya gelince kıbrıs ve ortadoğu’nun hali (filistin, ürdün, ırak, yemen) ortada zaten. bugün bile dünya çapında ondan fazla ada ve kara parçası hala ingiliz egemenliğindedir ve bana kalırsa bunlardan en ilginci antarktika’daki birleşik krallık toprağıdır. gerisinde mutlaka uluslararası anlaşmalar ve hukuka uygunluk vardır ama kanımca kutup bölgelerinde yaşamayan ulusların oralarda hak iddia etmesi ortak bilince ve vicdana aykırı olmalı. makale yazmıyor olmanın verdiği gevşeklikle atladığım, gözden kaçırdığım, yazmaya üşendiğim daha pek çok irili ufaklı ülke, toprak parçası bu listeye dahil edilebilir.
# bir dönem tüm dünya topraklarının dörtte birinin ingiliz hakimiyetinde olduğunu söylemek çarpıcı ve kısa bir özet olacaktır zaten. meşhur ingiliz kibri ve uluslararası alanda dinmek bilmez ingiliz müdahaleciliğinin kökenlerini uzun boylu aramaya gerek yok sanırım. ingiltere’nin ulaştığı bu başarıyı gösterebilmiş yegane iki imparatorluk roma ve osmanlı imparatorluklarıdır.
# karıncanın belini incitmemek konusunda özel bir beceri geliştirmiş olan ingiltere, hem kendi vatandaşlarına hem de geri kalan dünya vatandaşlarına çektirdikleriyle eşine az rastlanır bir istikrar abidesidir.
# roma’nın ve osmanlı’nın yapmadığı ya da yapamadığı bir şeyi yapmış, kanatları altına alıp köküne kadar sömürdüğü ülkelerin peşini siyasi anlamda hiçbir zaman bırakmamış, en küçük bir zafiyet anını değerlendirip ülkenin tepesine çökmeyi bilmiştir.
# dünya tarihine romantık, hümanist gözlüklerle ya da duyguların ve vicdanın karıştığı bir bakış açısıyla bakmak güncel gerçekler açısından kimseye bir fayda getirmez elbette. olan ölmüş, ölenler ölmüş, bin yılların acısı birkaç yüzyılda çekilmiştir. ingiltere zorlu bir mücadeleye girişmiş, avrupalı ve atlantik ötesi rakipleriyle kıyasıya savaşarak üstünlüğünü kabul ettirmiştir.
bu olguyu böyle alıp hayranlık duymak da mümkündür (beğensek de beğenmesek de imparatorluk kültürü olan topraklarda yaşadığımızı düşünürsek burun kıvırmak en doğrusu olur sanki).
# ingiltere örneğini diğerlerinden ayıran nokta, eylemlerinin olumsuz sonuçlarının yüzyıllar boyunca ve dünya çapında yaşanmış olması ve yaşanmaya devam etmesidir.
# fakat, roma’nın, osmanlı’nın, ingiltere’nin vaktiyle gerçekleştirdiği dünya imparatorluğu hayaliyle yanıp tutuşan, kültürel derinliği ve birikimi henüz oluşmamış olsa da, dünya işlerine her karıştığında işleri yüzüne gözüne bulaştırsa da amacına ulaşmak için yeterli kapasiteye sahip son ülke olan abd’nin dünyanın başına gelen son büyük felaket olmaması için akrabası olan ingiltere her yönüyle incelenmesi gereken, önemli bir ülkedir. ne de olsa anglo-saxonların girdiğı ülkeye maraz girer.
# araştırmalara göre, satın alınan tüm yiyeceklerin üçte birinin çöpe gittiği ülke. bu da, bir yetişkinin her yıl ortalama 420 pound’u, yaklaşık 1000 ytl, yiyecek üzerinden çöpe attığına işaret ediyor.
# bu ülkede bir mutfakta çalışıyorsanız, sinirlerinize hakim olmak çok zordur. zira, giden tabakların çoğu yarısı yenmemiş olarak geri döner. siz işe, o tabakların yarı fiyatına bir saat çalışmaktasınızdır.
# türban takan sihlerin kaşksız motosiklet kullanma hakkı olduğu acayip ülke..
# ikinci dünya savaşı’nda işgal edilenler harıç en çok sıkıntıyı çeken ülkedir.tüm güney şehir ve endüstri merkezleri alman v1/2 roketleri tarafından harabeye çevrilmiş,hava saldırılarında galip çıkmalarına rağmen ağır darbe yemiş, enflasyon inanılmaz boyutlara ulaşmış,her an bir axiş çıkarmasıyla karşı karşıya kalmıştır. pek çok müttefik olması ve bunlara yapılan yardımlar, avrupa ve afrika karalarında sürdürülen savaşlar, akşayan amerikan yardımları ekonominin belini iyice bükmüştür.savaşın sonunda süper güç sıfatını amerika ve ssçb’ye kaptırmış, winston churchill’e galibiyetten dolayı minnettarlıklarını sunarak başbakanlığı clement attlee’a telim etmiştir.
# insanların birbirlerini yargılarken;
meslekleri, konumları, maddi imkanları, kariyerleri ve götlerinde ki kot pantolonun markasının fasa fiso olduğu ülke.
çok üst düzey bir yönetici ve kasabın çırağı aynı ortamda rahatça bulunabiliyor.
bölgenin en zengin adamına çok rahat bir biçimde lager ısmarlayabiliyorsunuz. oxford mezunu bir hatun, markette çalışan bir çulsuz ile çok güzel bir ilişki yaşıyabiliyor.
# 2009 ve 2010 yılları ingiltere için son birkaç yüzyılın en kötü yılları olacak. endüstri devriminin başladığı bu ülke, ne gariptir ki, finans sektörünün cazibesine kapılarak, endüstriye kapılarını yıllar süresince neredeyse tamamen kapattı. son yaşadığımız bankacılık krizi ingiltere’yi orta vadede can evinden vuracak. önümüzdeki senelerde hep kötü haberler alacağız bu ülkeden.
# ingiltere’de yapılan bir ankete göre yarısı eğlenmeye her ihtimale karşı donsuz çıkarken her beş erkekten birisi kötü kokuları engellemek için iç çamaşırlarına tıraş losyonlarını sürüyormuş.
# kurnazlığıyla meşhur millet:
bir çinli bir adamı canlı canlı bir karınca sürüsünün içine gömerken bir ingiliz aynı adamı bir kadınla tanıştırır.
osmanlı deyişleri arasına da “çevrende iki kişi kavga ediyorsa etrafta mutlaka bir ingiliz vardır” şeklinde girivermiştir bu millet…
# gerçek bir ingiliz görmek için, yılın herhangi bir günü, günün herhangi bir saati fethiye’ye gidin. kafanızı kaldırıp bakın gökyüzüne, paraşütlerle uçuşan en az sekiz ingiliz görürsünüz. herhangi bir saatte olur bu. gidin sonra premier league izleyin, orada bütün barlarda sky tv var. izliyolar.
# ingilizler için alkol hayatın bir parçasıdır. şimdi sadece bu cümleye bakıp “ben de çok iyi içerim”, “bizde de akşamcılar çöktür” ya da “bizim tankut da sünger gibidir” vb düşüncelere dalmak hatalıdır. türkiye’de içki içmek, ingiltere’deki gibi sosyal hayatın merkezinde oturmamaktadır. pub’da son siparişlerin alınacağını ifade eden can çaldığında gidip 2-3 bardak daha bira alan ingilizdir. ya da bardağındaki bira bitmeden yenisini sipariş eden ingilizdir. gün boyu süren toplantılardan dolayı ne kadar yorulmuş ya da uykusuz olursa olsun, oteline dönmeden önce birkaç bira içmeyi ihmal etmeyen; bununla da yetinmeyip 4 tane birayı da otel odasındaki dolapta stokta tutan yine ingilizdir.
# ingiltere’de kadın-erkek, genç-yaşlı, zengin-fakir herkes içer. içki tüketimi öylesine bir yoğunluktadır ki, alkollü insanların polis ve sağlık hizmetlerini ne kadar tükettiği üzerine araştırmalar yapılmak zorunda kalmıştır. televizyonlarda alkol tüketimi ile ilgili bilinçlendirici reklamlar yayınlanmaktadır.
# tanışanlar için dışardan deli soğuk, muhabbetten sonra sadece dışardan soğuk olarak genellenebilecek kişi..ayrıca yahoo’yu jahu diye okumaları da oldukça ilginçtir..
Kaynaklar:
sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ingiltere
sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ingiliz
Posted: Haziran 27th, 2009 under 147. Ekşi İngiltere - No Comments.
Tags: ekşi sözlük, ingiliz, İngiltere